Eski NATO Genel Sekreter Yardımcısı Hüseyin Diriöz, Türkiye'nin NATO'daki stratejik rolünü AA Analiz için kaleme aldı.
***
Yaşanan gelişmeler, Türkiye'nin Avrupa-Atlantik coğrafyasının güvenliğindeki yapısal önemini daha da pekiştiriyor. Ne var ki Avrupa'daki bazı siyasi çevreler, Türkiye'nin üstlendiği rolü ve sahip olduğu stratejik derinliği her zaman tam anlamıyla idrak edemiyor. Temmuz ayında düzenlenen Ankara Zirvesi, müttefikler arasında kurulacak samimi, karşılıklı saygıya dayalı ve ufuk açıcı bir diyalogla söz konusu algı eksikliğini gidermek için eşsiz bir fırsat sunuyor.
Türkiye, 1952'de katıldığı NATO'da askeri açıdan hiçbir zaman kenarda kalan bir üye olmadı. Aksine, İttifak'ın kolektif savunma, kriz yönetimi ve işbirliğine dayalı güvenlikten oluşan üç temel görevinin tam merkezinde yer alıyor. Jeostratejik konumu, müttefik operasyonlarının planlanmasında ve yürütülmesinde ülkeye eşsiz avantajlar sağlıyor. On yılı aşkın süre önce yapılan bu tespit, günümüzde şüphesiz çok daha büyük bir anlam ifade ediyor. Zira Türkiye’nin, NATO'nun güneydoğu kanadındaki sarsılmaz dayanağı olmakla kalmayıp aynı anda bir Karadeniz gücü, bir Akdeniz aktörü, Kafkasya'da kilit bir paydaş, Orta Doğu diplomasisinde aktif bir katılımcı ve hızla yükselen bir savunma sanayii devi olduğu reddedilemez bir gerçeklik.
Türkiye, bir yandan Ukrayna'nın toprak bütünlüğünü desteklerken diğer yandan Moskova ile işleyen bir diyalog kanalını açık tutan ender NATO üyelerinden biridir. Tıpkı diğer müttefikler gibi Ankara açısından da Rusya son derece ciddi bir stratejik sınamadır. Ne var ki Rusya, çok daha geniş bir güvenlik denkleminin yalnızca tek bir unsurunu oluşturuyor. Söz konusu denklem, terörizmi, düzensiz göçü, Türkiye'nin güney sınırındaki devletleri, enerji koridorlarını, deniz güvenliğini ve Suriye'den Güney Kafkasya'ya uzanan istikrarsızlığı içeriyor. Bu nedenle ortaya konan yaklaşım, Rusya'ya karşı daha ılımlı bir mercekten bakıldığı anlamına gelmiyor. Aksine, coğrafyanın, tarihin ve üstlenilen sorumlulukların şekillendirdiği bambaşka bir bakış açısını yansıtıyor.
Türkiye'nin arabuluculuğunda hayata geçen Karadeniz Tahıl Girişimi, diğer tüm kanallar tıkandığında her iki tarafla da diyalog kurabilme kabiliyetinin ne denli somut sonuçlar verebileceğini gözler önüne serdi. Kimi müttefiklerin zaman zaman aşırı temkinlilik gibi algılayabileceği bir tutum, uygulamaya bakıldığında, İttifak'ın ilgili coğrafyada elinde bulundurduğu nadir diplomatik araçlardan olabilir. Ortadaki tablo NATO açısından bir yük değil, aksine stratejik bir değerdir. Türkiye'nin denge kurma maharetine asla bir zafiyet gözüyle bakılmamalı, tam tersine, son derece kıymetli bir stratejik kaynak olarak yaklaşılmalı.
Avrupa güvenliğinin gidişatı, Türkiye'nin masaya sunduklarının çok daha incelikli bir biçimde anlaşılmasını gerektirecek yönde ilerliyor. Ülkenin taşıdığı önem yalnızca askeri bir nitelik taşımıyor, aynı zamanda güçlü bir diplomatik ve jeopolitik derinlik de barındırıyor. Türkiye, Rusya ile diyalog kanallarını açık tutmayı başaran bir NATO müttefiki olmasının yanı sıra, İstanbul ve Çanakkale Boğazlarından geçişi düzenleyen Montrö Sözleşmesi'ni salt hukuki bir belge olarak değil, bölgesel güvenlik mimarisinin ayrılmaz bir parçası olarak konumlandırıyor.
Türkiye, Balkanlar'dan Güney Kafkasya'ya, Orta Asya'dan Orta Doğu ve Afrika'ya kadar uzanan son derece köklü bağlara sahip. Bu bağlar on yıllar boyunca diplomasi, ticaret, kalkınma iş birlikleri, kültürel temaslar ve güvenlik ortaklıklarıyla ilmek ilmek örüldü. Ortaya çıkan küresel erişim gücü, tam da Avrupa kurumlarının öteden beri elde etmeye çabaladığı ancak çoğunlukla istikrarsız sonuçlar aldığı kapasitenin doğrudan kendisidir.
Avrupa'nın küresel arenadaki konumunun giderek daha fazla sınanması, ortadaki tablonun önemini bir kat daha artırıyor. Almanya'nın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne geçici üye seçilememesi, gerçeği meydana çıkaran oldukça sert bir uyarı niteliğindeydi. Çıkarılması gereken ders, Avrupa'nın artık etkisini yitirdiği değildir. Kıta hala güçlü, müreffeh, kurumsal yapısı son derece gelişmiş ve küresel yönetişimin geleceği için vazgeçilmez bir aktör konumunda. Buradaki asıl ders, Avrupa'nın kendi tercihlerinin, artık Avrupa-Atlantik dünyasının ötesinde kendiliğinden destek göreceği varsayımına bel bağlayamayacağı gerçeği.
Avrupa'nın geride kalan nüfuzunu artık mutlaka tazelemesi gerekiyor. Böylesi bir yenilenme, muhataplarını dinlemeyi, sabırla işbirlikleri inşa etmeyi ve farklı coğrafyalarda sağlam ortaklıklar kurmayı zorunlu kılıyor. Küresel Güney'in geniş kesimleriyle köklü bağlara sahip olan Türkiye, Avrupa'nın şekillenen yeni düzende rotasını belirlemesine yardımcı olabilecek en elverişli noktada duruyor. Mevcut potansiyel, ikili ilişkilerin dönemsel ya da salt al-ver mantığına dayalı angajmanlar yerine, gerçek bir stratejik ortaklık zeminine oturtulması halinde çok daha eksiksiz biçimde hayata geçirilebilir.
Savunma sanayii, hakkının açıkça teslim edilmesi gereken bir diğer boyut. Türkiye geride kalan yirmi yıllık süreçte, müttefik teknolojisi tüketen bir konumdan sıyrılarak başlı başına yetkin bir üretici güce dönüştü. İnsansız hava araçlarından deniz platformlarına, zırhlı sistemlerden füzelere, elektronik harp ve komuta-kontrol kabiliyetlerine kadar geniş bir yelpazede sergilediği atılım son derece çarpıcı. Avrupalı müttefiklerin, Soğuk Savaş sonrasında daralan savunma sanayii altyapılarını bugünlerde aciliyetle yeniden ayağa kaldırmaya çabaladığı düşünüldüğünde, Türkiye'nin biriktirdiği derin tecrübe sahada karşılığı olan somut dersler barındırıyor. İttifak'ın savunma sanayii iş birliğinde çok daha kapsayıcı bir zemin inşa etmesi ve Türkiye'yi yalnızca işe geldiğinde kapısı çalınan harici bir tedarikçi olarak değil, sisteme güç veren asli bir paydaş olarak konumlandırması hiç şüphesiz kendi yararına olacak.
Zirve her şeyden önce, İttifak'ın dayanışmasını ve iç bütünlüğünü net bir biçimde sergileyip pekiştirmeli. Ayrıca güney ve doğu kanatlarını birbirinden izole sahalar olarak değil, birbirine kenetlenmiş cepheler olarak konumlandırmalı.
Türkiye ile stratejik işbirliğini derinleştiren bir Avrupa'nın savunmada daha güçlü, diplomasi masasında daha güvenilir bir duruş sergilemesi ve Küresel Güney ile çok daha sağlam köprüler kurması kaçınılmaz. Avrupa ile yapıcı bağlarını koruyan bir Türkiye'nin ise refahını artırması, kurumsal yapısını güçlendirmesi ve küresel arenada çok daha etkili bir konuma erişmesi söz konusu. Dolayısıyla ortadaki denklem tek taraflı değil. Türkiye'nin Avrupa ile yapıcı ilişkilere ihtiyacı olduğu kadar Avrupa'nın da küresel nüfuzunu koruyabilmesi için Türkiye ile gerçekçi ve karşılıklı saygıya dayanan bir ortaklık inşa etmesi gerekiyor.
Ankara Zirvesi’nin, mevcut gerilimlerin tamamını bir çırpıda çözmeyeceği açık. Esasen zirvelerin temel varlık nedeni de karşılaşılan her sorunu anında ortadan kaldırmak değil, geleceğe yönelik sağlam bir rota çizmek. Türkiye, NATO 3.0 sürecine derinlikli katkılar sunacak tüm donanıma fazlasıyla sahip. Cevap bekleyen asıl soru, müttefiklerin dönemin ruhunun gerektirdiği stratejik öngörüyü sergileyip sergilemeyeceği olacak.
Zirve, aradaki tartışmaları birikmiş sitemlerin gölgesinden kurtarıp somut bir işbirliği zeminine taşıyabildiği takdirde tarihi bir dönüm noktası olarak hafızalara kazınabilir. Üstelik yaşanacak muhtemel bir kırılma, yalnızca Türkiye'nin İttifak içindeki rolü açısından değil, bizzat NATO'nun giderek karmaşıklaşan çok kutuplu güvenlik iklimine uyum sağlama kapasitesi bağlamında da eşsiz bir değer taşıyacaktır.
[Hüseyin Diriöz, Emekli Büyükelçidir. Cumhurbaşkanlığı ve Dışişleri Bakanlığı bünyesinde çeşitli görevlerde bulunmuştur. 2010-2013 yılları arasında ise NATO Savunma Politikası ve Planlamasından Sorumlu Genel Sekreter Yardımcılığı görevini yürütmüştür.]
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.
Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır.Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.
